Turktime
PAYLAŞ 
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Din ve Atatürk! Pusu! Devlete 'Yazıcıoğlu ölmedi' dedim, inanmadılar!
Talat Atilla
YAZARLAR
26 Mart 2026 Perşembe

Din ve Atatürk! Pusu! Devlete 'Yazıcıoğlu ölmedi' dedim, inanmadılar!

Muhsin Yazıcıoğlu'nun vefatının 17. yılı: Mezarı başında anıldı!

Medyada başlıklar böyle olunca hatırla(t)mak şart oldu. 

Bazı anlar vardır; insan yalnızca tanık olmaz, bizzat o anın içinde yer alır. Ve o anlar, yıllar geçse de insanın zihninden silinmez.
BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopterinin düştüğü o gün, ben sadece bir izleyici değildim. Öldü söylentilerine rağmen elimde kritik bir bilgi vardı: 
“Yaşıyor..” 

Bu bilgi bana, o dönemin parti lideri ve Muhsin Yazıcıoğlu'nun yardımcılığını da yapan avukat Yusuf Erikel tarafından ulaşmıştı.

Üstelik sıradan bir iddia değildi bu; koordinatların dahi bilindiğini söylüyordu. Ama cümlesinin en ağır kısmı şuydu: “Kime güveneceğimi bilemedim.”
Beklemedim.
Telefonu elime aldım ve dönemin Ankara Emniyet Müdürü’nü aradım. İçimde bir telaş, bir umut… 

Belki de bir hayat kurtulacaktı. Ama karşılaştığım yanıt, hâlâ kulaklarımda:
“Beni niye arıyorsunuz? Kriz masasını arayın.”

O an anladım ki mesele sadece bilgiye ulaşmak değil, o bilginin doğru yerde karşılık bulmasıydı.

Pes etmedim. 
Bu kez dönemin Emniyet Genel Müdürü’ne ulaştım. 
İl müdürleri toplantısındaymış.
"Çok acil." haberini gönderince, toplantıdan çıkarak beni aradı.
Aynı ciddiyetle, aynı aciliyetle durumu "Muhsin Yazıcıoğlu yaşıyor. Yusuf Erikel muhattap arıyor. Yaklaşık bir koordinat bilgisine de sahip" diye aktardım. 
Aldığım yanıt:
“İlgililere iletiyorum.”
Ama o an “ilgili” kimdi?
Zamanla yarışılan bir durumda, bu cümle yeterli miydi?
Ben üzerime düşeni yaptım. Bilgiyi ilettim. Kapıları çaldım. Sesimi duyurmaya çalıştım. Ama bugün dönüp baktığımda, insanın aklını kemiren o soru hâlâ yerinde duruyor:
Eğer o bilgi anında ciddiye alınsaydı…
Eğer koordinatlar hızla değerlendirilseydi…
Ve Muhsin Yazıcıoğlu'nun helikopterinin düştüğü zaman ölmediğine dair güçlü bulgular bir zaman sonra ortaya çıktı.

Bir art niyet aramıyorum ama eğer o telefonun ucunda daha farklı bir refleks olsaydı…
Bugün neyi konuşuyor olurduk?
Bu bir hikâye değil.
Bu, bir insanın, bir anın içinde elinden geleni yapma çabasıdır.
Ama bazen mesele, sadece senin ne yaptığın değil; karşındaki mekanizmanın ne kadar harekete geçebildiğidir.
Ve ben o gün şunu öğrendim:
Bir ülkede en zor şey, doğru bilgiyi doğru zamanda doğru yere ulaştırmak değil…
O bilginin gerçekten bir karşılık bulmasını sağlamak.

62 MİLYONLUK SEÇMEN PUSUDA! 

Siyasetin matematiği bazen rakamlarla değil, hissiyatla yazılır. Bugün tam da böyle bir eşikteyiz.

Ekonomik zorluklar artık teknik bir tartışma başlığı olmaktan çıktı; doğrudan hayatın merkezine yerleşti. Enflasyon, alım gücü, geçim derdi… Bunlar yalnızca verilerde değil, mutfakta, pazarda, kirada kendini gösteriyor. 

Seçmen, cebindeki eksilmeyi teorilerle değil, her gün yaşayarak hissediyor.
Ama mesele sadece ekonomi değil.
Devlet yönetiminde giderek daha fazla konuşulan bir başka başlık var: liyakat. Kurumların ehliyet ve birikim yerine sadakatle şekillendiği algısı, yalnızca bürokrasiye olan güveni değil, geleceğe dair beklentiyi de zedeliyor. İnsanlar artık “kim daha iyi yapar?” sorusundan çok, “kim neden o koltukta?” sorusunu soruyor.

Ve belki de en kritik başlık: iktidar içindeki bireysel hesaplar…
Siyaset, doğası gereği rekabet içerir. Ancak bu rekabet, ortak hedefin önüne geçtiğinde sistem kendi içinde yavaşlamaya başlar. Güç mücadelesi, enerjiyi dışarıya değil, içeriye yöneltir. Bu da karar alma mekanizmalarında görünmeyen ama hissedilen bir ağırlık meydana getirir.

Tüm bu tablo,  için yaklaşan seçim sürecini her zamankinden daha karmaşık hale getiriyor.
Ancak asıl dikkat çekici olan seçmenin ruh hali…

Sokakta açık bir öfke patlaması yok. Ama derinde, sessiz bir birikim var. Bu birikim, klasik anket sorularına net cevaplar vermiyor. Kararsızım diyenlerin bir kısmı aslında kararsız değil; sadece konuşmuyor.

Ortada adeta bir “pusu havası” var.
Seçmen izliyor. Not alıyor. Bekliyor.
Ve belki de en önemlisi, son ana kadar kendini ele vermiyor.

Anketler ise bu ruh halini ölçmekte zorlanıyor. Çünkü anketler, söyleneni ölçer; hissedileni değil. Oysa bugün Türkiye’de belirleyici olan tam da bu: hissedilen ama dillendirilmeyen o belirsizlik.

Bu nedenle önümüzdeki seçim, klasik analizlerin ötesinde bir sınav olacak.
Rakamların değil, reflekslerin; kampanyaların değil, birikmiş duyguların seçimi…

Ve şu soru giderek daha fazla ağırlık kazanıyor:
Sandık açıldığında, gerçekten kim neyi ölçebilmiş olacak?

DİN VE ATATÜRK! 

Bir ülkenin en güçlü dayanakları, en çok istismar edilen değerleri haline gelirse, orada tehlike büyük demektir. 

Dini, birleştirmek için değil, saflaştırmak için kullananlar olduğu gibi.
Atatürk'ü de anlamak için değil, mevzi kazanmak için kullananlar var. 
Bir taraf dini referans göstererek karşısındakini ötekileştiriyor, diğer taraf Atatürk’ü bir kalkan gibi kullanarak kendi alanını tahkim etmeye çalışıyor. 
Oysa ne din bu kadar dar, ne de Atatürk bu kadar yüzeyseldir.
Din; en basit tabirle Allah'ın ahlak, merhamet ve adalet çağrısıdır.
Atatürk ise Cumhuriyetin kurucu aklıdır. 
İkisini yan yana getirerek anlam üretmeye çalışmak etimilojik olarak da hatadır ama teşbihin hoşgörüsüne sığınarak yazıyorum. 

Bugün bu iki değeri de, içeriği boşaltılarak birer siyasi aparata dönüştürmek isteyen kesimler var. 

Bu istismar yalnızca bir tartışma meydana getirmiyor; doğrudan Türkiye’nin kolonlarını yıpratıyor. Çünkü toplumun ortak zeminleri çatladığında, geriye sadece keskin fay hatları kalır.
En tehlikelisi de şu: Bu dil normalleşiyor.
İnsanlar artık karşısındakini anlamaya değil, yaftalamaya daha yatkın. “Dinci- Dindar” ya da “Atatürkçü” olmak, bir kimlikten çok bir cepheye dönüşüyor. Oysa bu ülkenin insanı, tarih boyunca bu iki değeri aynı anda taşıyabilme gayretinde oldu. Bugün bu gayretin yorulduğunu görüyoruz. 
Bugün kaybettiğimiz şey tam da bu denge.

Eğer bu gidişat devam ederse, ortaya çıkacak tablo bir fikir ayrılığı değil, bir toplumsal kırılma olacaktır. Ve bu kırılma, kontrol edilebilir bir gerilim olmaktan çıkıp, önü alınamaz bir kaosa evrilebilir.
Çünkü bir ülkeyi ayakta tutan şey, sadece kurumları değil; ortak anlam dünyasıdır.
O anlam dünyası parçalanırsa, geriye ne ekonomi kalır ne siyaset, ne de huzur…
Din ile Atatürk’ü karşı karşıya getiren her dil, aslında Türkiye’nin kendisiyle kavga etmesine hizmet eder.
Ve bir ülke, en çok kendiyle kavga ettiğinde yıpranır.
Şimdi sorulması gereken soru şu:
Bu iki değerlerimizi uygun bir noktada buluşturacak bir aklı inşa edebilecek miyiz,
yoksa bu fay hattını derinleştirmeye devam mı edeceğiz?

VELHASIL: "Gayri memnunlar medeniyet kuramazlar."-  İbni Haldun 

Yorum Ekle
Yorumunuz gönderildi
Yorumunuz editör incelemesinden sonra yayınlanacaktır
Yorumlar
 Faris
 1 Nisan 2026 Çarşamba 07:56
Yazıyı okudukça nasıl keriz yerine konulduğumu anlıyor muyuz acaba. Başlıkla ilgisiz her telden
 "Sıradan Vatandaş"
 30 Mart 2026 Pazartesi 21:07
Bu ülkede ayağa dolaşacak, normalleşmiş siyasete uymayanlar en tepedekilerin ve düşmanlaştırılmış paravanları eliyle bertaraf edildi. 90''lardan bu yana 5-6 yılda bir kontrollü krizlerle sistamatik olarak fakirleştirildik. Ekonomi profesörleri bile bizi krize soktu, sözde ekonomistler neden sokmasın. Plasebo muhalefet sürekli pas vererek ikdidarı 20 yıldan fazla uzattı. Sürekli kendine gol atan muhalefet işbirlikçidir. Hangi görüşten olursa olsun gerçek muhalefet mevcut değil. Bu durumda kısır döngüye girmiş siyaset ancak başa sarar. Tek kurtuluş bağımsızlardan oluşan onarıcı meclis....
 Ahmet Tekin Demir
 27 Mart 2026 Cuma 10:01
Haklısın dostum! Ölmedi hatta Atatürk ölmedi, Turgut Özal ölmedi, Bruce Lee ölmedi, Michael Jackson ölmedi, Ali Hamaney ölmedi, Muhsin Yazıcıoğlu zaten o helikoptere bile binmedi.... Allah akıl fikir sağlığımızı bozmasın ne diyelim!
 Seyfeddin Yılmaz
 26 Mart 2026 Perşembe 16:28
Merhum Yazıcıoğlu''na suikast yapıldı ve dönemin bazı yöneticileri de, bunun içindeydi. Halkın bir kesiminin ekonomik sıkıntısı var. Ancak, israf da toplumun altını oyuyor. Kutuplaşmanın merkezinde çıkar var. Yaptıkları hırsızlık ve yanlışları, tapındıkları ideoloji ile örtmeye çalışıyorlar.
 İsmail GÜRKAN
 26 Mart 2026 Perşembe 13:46
Tabir yerindeyse tam da yaramı eştiniz .Ama yaram acımadı;aksine iyileşeceği umudu doğdu .Demek benim gibi düşünenler de var diye sevindim.Teşekkürler. Not:Bütün yazılarını okuyorum.
 Misafir
 26 Mart 2026 Perşembe 11:56
Bu ülkede ATATÜRK hakkında ortak bir kanıya ulaşılmadan birlik ve bütünlük sağlanamaz. İşe 5816 sayılı yasanın revizyonuyla başlamak lazım.
 Misafir
 26 Mart 2026 Perşembe 10:46
Muhsin Başkanı Fetö öldürmedi mi? Bu vurdum duymazlık ölmesini beklemek değil mi?
 Misafir
 26 Mart 2026 Perşembe 09:25
"Din; en basit tabirle Allah'ın ahlak, merhamet ve adalet çağrısıdır"... Hadi ya, sadece çağrı mı, emir-yasak-cihad ve ceza yok mu...
 Onur atakan
 26 Mart 2026 Perşembe 08:19
Dediklerinizin hepsi doğru da bunlar cahillikten bilmemekten yapılmıyor özellikle bizzat yapılıyor bu kız da baktığınız zaman yazdığınıza Atatürk ve din konusunda kendi yazınızı bir yorumlar mısınız. İyi günler
Yazarın Diğer Yazıları
Sayfa başına gitSayfa başına git
Facebook Twitter Instagram Youtube
GÜNCEL SİYASET DÜNYA MEDYA MAGAZİN SPOR YAZARLAR RÖPORTAJLAR PORTRELER ANKARA KULİSİ FOTO GALERİ VİDEO GALERİ KÜLTÜR SAĞLIK EKONOMİ TEKNOLOJİ ANALİZ TEKZİP
Masaüstü Görünümü
İletişim
Künye
Copyright © 2026 Turktime